Dürüst olmak gerekirse okuyucuyu asıl tartışmalara hazırlamak için başladığım bu paragraflarda biraz laf kalabalığı yapacağım. Şu an okumakta olduğunuz yazı, esasen Republica bünyesinde düşündüğüm bir dizi ufak serinin ilk bölümünü oluşturuyor. Bu yüzden tarihsel süreci “şahıslar”, olaylar ve kavramlar özelinde detaylandırmadan başlıktan da anlaşıldığı üzere “Rönesans” efsanesi ve gerçeği hakkında bir girizgâh yapacağız.
Bu seride içerisinde sosyal medyada, dijital platformlarda izlediğiniz bir videoda ve hatta pek çok kitap veyahut derste karşımıza çıkan; çok iyi bildiğimizi sandığımız lakin sınırları oldukça muğlak bir kavram üzerine yoğunlaşacağız. Başlığımız bir hayaleti kovalamak, çünkü gerçekten Rönesans dediğimizde aklımıza canlanan imgelerin önemli bir bölümü ya çarpık ya ayın yalnızca bir yüzü; veyahut 15 ve 16. yüzyıl dünyasına ait gerçekliklerden ziyade 19. yüzyılda ona belirli bir politik zihinle bakanlar tarafından ortaya atılmış fikirlerden doğmuştu. Bu noktada itiraf etmeliyim ki bir tarihçinin elindeki en güçlü araç, çoğunlukla zannedilenin aksine elindeki malzemelerin çeşitliliğinden değil, onları işleme biçimi ve yazma kabiliyetinin nüvesini oluşturan “kurgu” becerisinden doğmuştur. Bugüne dek sıklıkla tartışılagelmiş eserlerin önemli bir bölümü, ele aldıkları problemleri sadece herkesten daha detaylı inceledikleri için değil; bir yerde meseleyi birbirinden farklı bağlamlarda okumaları ve en nihayetinde anlatıyı büyük bir çerçevenin içine oturtabilmeleriyle mümkün olmuş gibidir. Tam da bu noktada bazen ortaya atılan argümanın kendisi veyahut bizzat büyük resmin gelenekleştiği görülür, kökleri derine indikçe onu tartışmanın anlamsızlığı üzerine sarsılmaz bir fikre kapılabiliriz. Bu husus esasında bir tarihçinin zihninde yaratılmış bir geçmiş olmasına rağmen alıcının zihninde, sanki tarihte hiçbir zaman Roma İmparatorluğu yaşamamıştı demek kadar manasız bir ifadeyi işitmeye dönüşür.
Okuyacağınız bu metinde de kökleri oldukça derine inmiş, sadece tarihçilik meşgalesinde değil; kültür, sanat ve edebiyat alanında belki de bir daha asla çıkarılamayacak denli derine gömülmüş bir kavramın peşinden kovalayacağız. Bu mefhum, bir noktada bugün bana her ne kadar komik gelse dahi yaşadığımız dünyanın bizzat kendisini doğurduğunu dahi iddia edebileceğimiz Rönesans’ın hayaleti olacak. Gerçekten de tarihin belirli bir döneminde “Rönesans” adında bir devrin ayırt edici özellikleriyle birlikte ele alınmış ilk kavramsal izahlarından bazıları, yukarıda sözünü ettiğim iddiada bulunmuştu. Burada kısa bir cümleyle araya girmek istiyorum; tarihi dönemlendirirken tıpkı diğer tüm taksonomi biçimlerinde olduğu gibi Rönesans’ın da tarihçiler tarafından icat edilen, geçmişin belirli bir döneminin daha iyi anlaşılması için ortaya konduğunu unutmayalım. Bugünlerde kitapçılarda dolaşırken şöyle bir Avrupa/Dünya tarihi reyonlarına bakıldığında Burckhardt’ın İtalya’da Rönesans Kültürü eserini görmemek mümkün değil. Bugün Burckhardt’ın inşa ettiği anlatıya sadık kalarak sözüm ona bir “Rönesans” tarihi yazmamız mümkün olmasa dahi, yazarın eseri telif edişinden bu yana geçen 165 yıl, onu hala satın alınan okunan bir kurucu metin olarak koruyor. Bununla kalmayıp bugün İtalya’ya yaptığınız bir turistik seyahatte turist rehberinin sözcüklerinde, seyahat öncesi şöyle bir bilgileneyim diye açıp izlediğiniz videolarda kendisini her daim canlı tutuyor. Burada Michelet’den veyahut İtalya’da 15 ve 16. yüzyıllarda tecrübe edilen bir dönemi anlamlandırma çabasına giren diğer öncüllerden söz etmeyeceğim. Çünkü hiç kimse “Rönesans” ideası üzerine Burckhardt kadar büyük bir anlatı inşa edememişti.

Fakat neydi bu Rönesans anlatısı? Amiyane tabirle tarihçilik geçmişe dair elimizdeki belgeleri kendine has bir metodolojiyle bir araya getirmek ve bu cihetle geçmişin kısıtlı bir projeksiyonunu ortaya koymak ise Burckhardt elindeki hangi malzemelerle anlatısını inşa etmişti? Burckhardt’ın devrinde, bugün Rönesans dönemi olarak adlandırdığımız kabaca 15. ve 16. yüzyıllara isabet eden zaman aralığına yönelik gerek Papalık gerekse İtalyan şehir devletlerinin arşivlerine erişmek son derece kısıtlıydı. Bugün şüphesiz ondan çok daha fazlasına erişebilir durumdaysak o halde eski anlatıların sunduğu projeksiyonun eldeki verilerle ne denli tutarlı olduğunu da sorgulayabilmek gereklidir. Bugün tarihçilerin üzerinde yoğun bir biçimde tartıştığı lakin, sözüm ona siyaset düşüncesinin çeşitli alt dallarından, Sanat Tarihi’ne ve gayet tabii popüler yazında oldukça kuvvetli bir şekilde köklerini salmış bir hayaleti kovalamaya devam edeceğiz. Burckhardt, 19. yüzyılın ikinci yarısında, İtalya’nın 15 ve 16. yüzyıllarına baktığında insanın kendisini bir birey olarak keşfettiğini görmüştü; topluluklardan arınmış bu unsur gayet tabii aile, kilise ve lonca gibi çevreleri bir kenara bırakıp, kendi imzası ve benliğiyle tıpkı bir sanatçının eserini ortaya koyduğu gibi kendi “benliğiyle” modern insan arketipini içerisinde barındırmaktaydı. Nietzsche ve çevresince bu “benlik” iddiası bir aşırıyoruma tabii tutulup şahıslar özelinden siyasî figürlere dek uzatılarak Ortaçağ kollektivizminden kopan ve bunla beraber “Rönesans” dünyasına has doyumsuz, dizginlenemez ve keyfi bir egoizm idealine dönüştürülmeye kadar gitti. Hans Baron meşhur “Yurttaşlık” temelli hümanizma dünyasını öne sürdüğünde, Rönesans bireyciliğini tamamen kaynakların seçmece bir biçimde okunmasıyla ortaya atılmış basit bir iddia olduğunu öne sürerken haklıydı. Fakat göreceğimiz üzere Baron’un tezleri de ilerleyen süreçte inşa ettiği hikayesinin doğruluğu üzerinden tartışmaya açılacaktı.
Lafı daha çok dağıtmayalım. O dönemin İtalyan komünlerinde, geçmişteki Romalı atalarıyla kendi aralarında kurdukları fetişist bağın hem seküler hem de ruhban entelektüeller arasında bir “öykünme” konusu olduğu son derece mühimdir. Fetişist diyorum çünkü kökeni geç Orta Çağ’a dek uzanan bu ilişki; esasında belirli bir zümrenin İtalya yarımadasının içinde bulunduğu buhran dolu döneminden kendilerini kurtarmak için yarattıkları anakronik bir okumaydı. Sıklıkla “Orta Çağ” dediğimiz taksonominin kurucusu olarak adlandırılan Petrarca bu noktada çoğu zaman ilginin odağı gibi olmuştur. Petrarca aslında temelde Karanlık Çağ anlatısına yeni bir ruh vermişti fakat 15. yüzyılda Hümanist tarihyazımının bunu Orta Çağ’la ilişkilendirmek istediği de bir gerçektir. Peki Modern bir yaklaşımla Petrarca’yı, kendisini başka zamanlara ait olmak isteyen bir aydın olarak görebilir miyiz? Belki bir noktada evet. O, tıpkı kendisi gibi Virgilius’un ve Cicero’nun yazdıklarına düşkün bir entelektüel çevre sahipti. Cicero’nun derlenen mektuplarını keşfettiğinde tıpkı onun üslubunda kendi mektuplarını, bugün Epistolae familiares dediğimiz bir koleksiyonda toplamıştı. Estetik bir öykünmenin dışında “Romalılık” duygusuna olan düşkünlüğü de şüphesiz yaşadığı dönemde İtalya’nın içerisinde bulunduğu güvensizlik ortamında güç kazanmıştı. Petrarca, Britanya’dan Anadolu’nun içlerine dek hareket edebilen tek bir imparatorluk görevlisini hayal ediyor, bir pax Romana hülyasını geç 14. Yüzyılda Floransa’nın birkaç kilometre ötesinde güvenle yürüyemediği İtalya ile kıyaslamaktaydı.

Petrarca çoğu zaman bir başlangıç olarak ifade edilir. Tarihçilerin bazen Rönesans’ın muğlaklığına dikkat çekmek için Petrarca gibi erken 14. yüzyılda hayata gözlerini yummuş bir birisiyle 16. yüzyılda yaşamış bir Rönesans düşünürünün aynı dünyaların insanı olmadığını vurgulamaları, her ne kadar içerisinde doğruluk barındırdıysa da açıkçası İtalyan hümanistlerin antik eserler, Romalılık, merak ve sirküle eden yazın içerisinde paylaştıkları ortaklıklarını düşündüğümüzde kesinlikle benzerlikler taşıdıklarını iddia etmek gerekir. Bundan dolayı Leonardo Bruni, Poggio Bracciolini, Flavio Biondo, Lorenzo Valla ve hatta bizim meşhur Niccolò Machiavelli dahi birbirlerinden çeşitli hususlarda ayrılmakla beraber, kendilerinden topluca bir “Rönesans” insanı olduğunu ifade edebilecek derecede paylaştıkları ortaklıklar vardı. Burada temel problem, “Rönesans”ın olmadığını iddia etmek değil; oldukça geniş bir zihniyet dünyasını anlamaya çalışırken, onu 1000 yıllık Orta Çağ rüyasında uykusundan uyanan, insanlığın zihni devriminde kat ettiği olağanüstü bir eşik olarak görmektir.
Adına Rönesans dediğimiz bu döneme ait arşivlere ulaşmanın zorlukları bir kenara; Burckhardt başta olmak üzere özellikle 19. yüzyılda eserini kaleme alan düşünürler, etkilendikleri kültürel arka plan sebebiyle gayet tabii bugünkü bir tarihçinin titizliğiyle çalışmamışlardı. Şairler, filozoflar ve çeşitli entelektüellerin bakış açılarının farklı olması bu noktada şaşırtıcı olmasa gerek. Örneğin Heidegger’in 1947 tarihli, Brief über den Humanismus adlı yazısında meseleye biraz daha farklı bir yerden bakılmaktaydı. 15. yüzyıldaki İtalyan dönüşümünü antikitenin yeniden doğuşu olarak değil, antik zihniyetin (Yani Yunan felsefesi ve düşüncesinin) Romanizasyona tabii tutulmuş, başkalaşmış ve muhtemelen de bu süreçte bayağılaşmış bir örneği; yani Renascentia Romanitatis olarak görülmeliydi. Açıkçası bu yaklaşım şaşırılacak bir şey değil; çünkü Alman entelektüel geçmişinde Fransa ve İngiltere’nin aksine Roma İmparatorluğu’nun değil; tıpkı Alman prenslikleri gibi bölünmüş Hellen “Polis” düzenine atfen Yunan geçmişe öykünmenin de kendine has bir tarihi vardı. Örneğin Herder (1744-1803) açıkça Roma geleneğini, Antik Yunan’ın yüce değerlerini Batı’ya nakleden bir köprüden fazlası olarak görmüyordu. İşin diğer tarafından bu içinde çatlaklar olan ve üzerinde taşıdığı düşünceyi de başkalaştıran bir köprüydü.
Fakat hem Heidegger hem de Nietzsche gibi figürler de benzer bir Aydınlanma geleneğini bir kenara atmayarak; Hümanizm karşısında yer alan ve batıl inançlarla sarılı bir yarı uyanık ruh haline karşılık gelen; çocuksuluk ve buradan doğan bir şiddet dönemi olarak basite indirgenen Orta Çağ zıtlığını reddetmek için güçlü bir heyecana sahip değillerdi. Ruehl buna Quattrocento’nun idealleştirilmesi derken haklıdır. Fakat günümüzde birçok çalakalem yazılmış eserde modernitenin ve bireyin serüveni sanki adım adım geçilen bir 2d platform oyunu gibi; Rönesans-Reform-Aydınlanma-Sanayi devrimi başlıklarıyla tek düze bir merdivenin aşılması gibi okunur. Bu bilinçli bir tercihtir; hatta Burckhardt’ın bile yapmadığı bir tercih. Reform çağı ile Rönesans arasında ciddi bir organik bağ oluşturulmasının ne denli mümkün olduğu bizim konumuzu dağıtacağı için burada süreci noktalamak istiyorum.
“Rönesans” dünyasının kendi başına oldukça güçlü bir özelliği onu anlamlandırmak isteyenlere karşı hem güçlü bir silah hem de büyük bir zayıflık veriyor. Bu şüphesiz kavrama atfedilen genel anlamın son derece esnek olmasından kaynaklı. Bu terim, erken 17. Yüzyılda yaşayan Hollandalı bir Ressamdan tutun Britanya’da William Shakespeare’e dek, ve gayet tabii Michelangelo ile Machiavelli’nin dünyasına uzanan geniş bir zaman ve mekân aralığındaki dönüşümü adlandırmamıza olanak sağlıyor. Açıkçası birkaç yüzyıla uzanan ve birbirleriyle aynı tarihsel süreci tecrübe etmemiş farklı sosyo-politik denklemleri içerisinde yaşayan topluluklardaki genel bir ruhu anlamaya çalışmak bu noktada hem çok kolay hem de çok zordur. Çünkü yazarın ortaklıklar bulması içtenlikle kesindir. Bir yandan ortaklıkların birbirleriyle bir etkileşim ve hareketlilik içerisinde anlamlı bir bağlama oturduğunu iddia etmek, sayısı neredeyse yüzlere varan farklı değişkenler yüzünden hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
Bu sebeple Rönesans İtalya’sı anlamlandırılmaya çalışırken ilkin Quattrocento idealleştirilirdi ve Rönesans Romantize edildi. Bundan dolayı bugün çoğu zaman insan zihninin politik tarihinde veyahut sanat tarihinde, içerisinde “iyi olan her şey” ile hazırlanmış bir gizli formülün ürünü olan Rönesans’la karşılaşabiliyoruz. Açıkçası bu meseleler neredeyse 1970’lerden beri adım adım tarihçilerin eleştirileriyle önemli ölçüde güncellenmiş olsa da sadece Türkiye’de değil, Batı dünyasında da okur-yazar kitlenin önemli bir bölümü içerisinde netliğe kavuşmamış gibidir. Bu konuda verilebilecek en nihai örnek herhalde Palmer’ın kendine has keskin mizahıyla naklettiği bir anısı olacak: Profesör, disiplinler arası bir eğitimi de önemsediği için doktora öğrencilerini siyaset bilimi derslerine sokar ve en nihayetinde öğrencilerinin bölümdeki yetkin profesörlerden ders alırken, konu Rönesans ve siyasî düşünce tarihine gelince Hans Baron’un rönesans ve “Yurttaş” hümanizması tezlerinin tekrar tekrar incelenmesi söz konusu olur. Şaşkınlıklarını gizleyemeyen öğrenciler oldukça değerli ama pek çok açıdan eleştirilere maruz kalmış Baron tezini bu denli keskin bir pozisyon olarak okutulmasına anlam veremezler ve meseleyi kendi hocalarına iştahla anlatırlar.
Bu hususa açıkçası şaşırmıyorum. Çünkü anlatılarını çoğu zaman büyük bir resmi açıklayan teorilere bağlamış her disiplin, teorileriyle uyumlu olması adına malzemelerin gerçekliğinden ziyade kendi çerçeveleriyle ne denli uyumlu olduğunu bir ölçüde önceliklendirebiliyor. Teori anlamlıdır; lakin sırf mantık çerçevesinde çizildiği için değil, bilfiil gerçeklerle bir bağlamda buluştukları için anlamlı olmalıdır. Bu örnekten de yola çıkılacak olursa; Hans Baron şüphesiz önemli bir entelektüeldi ama savaş sonrası dönemde insanlığın ürettiği en büyük felaketleri tanıklık etmiş bir jenerasyonun mensubu olarak İtalyan Rönesansı ve şehir devletleri içerisinde modern demokrasiye bir öncül bulması hiç de anlamsız değildi. Baron belki Floransa’da bulduğu örnekleri bütün bir İtalyan Rönesans’ına atfederek yanılgıya düşmüştü. Çünkü Floransa, Rönesans İtalya’sının olmazsa olmazı olarak görülebilse dahi İtalyan Rönesans’ı aynı zamanda Venedik’te, Milano’da, Roma’daki Papalık Curia’sında, Napoli’de; Yani Sicilya’dan Alplere dek uzanan geniş bir muktedirler çeşitliliğinin içinde var olmuştu.
İtalyan hümanistlerini, bütün olarak eşsiz ve özgün bir çağın meşalelerini elinde bulunduran, batıl inançlar ve dinî safsataları bir kenara bırakmış aydınlar gibi görmemek gerekecek. İsmin en temel haliyle İtalyanca Umanista; “Studia Humanitatis” adını verdiğimiz eğitim yönteminin hocalarına veyahut quattrocento İtalyası için bizzat bu disiplinle iştigal olanlara verilen bir addı. Yedi Özgür Sanat kavramını daha önce duymuş olduysanız size yabancı gelmeyecektir. Orta Çağ üniversitelerinde öğrenciler, eğitimleri sırasında Teoloji, Hukuk ve Tıp gibi ihtisas alanlarında uzmanlaşmaya başlamadan önce bu becerileri sıkı sıkıya çalışmaktaydı. Trivium (retorik, gramer ve mantık) ve Quadrivium (aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) olarak böldüğümüz bu eğitimde; Hümanist eğitim esasen Trivium ağırlıklı bir tahsile karşılık gelmekteydi.


Metinler özellikle antikitenin klasikleri üzerinden yürütülmekteydi. Bu doğru, lakin temelde bu eğitimi veren gruplara gerçekten modernitenin öncüleri gibi bakmamız gerekmekte midir? Öncelikle hümanistler 19. yüzyılda sekülerleşme çağıyla birlikte resmedildiği gibi tek tip bir insan figürünü oluşturmuyordu. Papalık hizmetinde yıllarını geçirmiş Flavio Biondo da Machiavelli de Leonardo Bruni ve nihayetinde Lorenzo Valla da birer Rönesans hümanistiydi. Paylaştıkları ortaklıklar kadar Papalık, Hristiyanlık, Sekülerizm, devlet ve otorite üzerinde fikri düşünceleri de kendi içinde zıtlıklar barındırmaktaydı. O halde Rönesans dediğimizde ne anlamamız gerekiyor? Palmer, basit bir dikotomi kurarak bu dönemi bize net bir biçimde göstermekte. Michelangelo’nun Sistine ve Pavlus şapellerinde yaptığı sayısız fresko, Davud heykelindeki estetik mükemmellik, bize bu dönemin bir yüzünü gösterir. Aynı şekilde Michelangelo’nun çağdaşı olan Machiavelli, eseri Floransa Tarihi’nin başında bu çalışmayı niçin kaleme aldığını söylerken; gelecek nesillerin kendi döneminin korkunçluklarından ibret alması gerektiğini düşündüğü de yalan söylemiyordu. Machiavelli’nin yaşadığı hayat Michelangelo’nunkinden daha az “Rönesans” değildi. Çünkü Rönesans İtalya’sı yeknesak bir altın çağı hiçbir zaman tecrübe etmedi. O zaman hangi Rönesanslar? sorusunu sormadan önce kavrama bir nevi ad koyuculuk görevini üstlenen Vasari’nin Rinascita’sını anlamak gerekecek. Rinascere fiili yeniden doğmak anlamına geliyor; lakin yazarımızın bunu Floransa merkezli, dönüşen ve oldukça yüksek mertebeye ulaşmış sanatsal yüceliği tasvir etmek için kullandığı biliyoruz. Vasari, 19. yüzyılda öne sürülen, Modern-seküler zihin, birey, demokrasinin doğuşu ve uzun süren duraklamanın ardından gelen aydınlık geleceğin habercisi gibi bir şeyi ima etmiyordu. Genel bir zihniyetten çok önemli ölçüde İtalya’da gerçekleşen estetik dönüşümle sınırlıydı onun Rönesans’ı. Gerçekten de her yana esneyebilen bu kavramımızı, matbaayla beraber çığırından çıkan kitap kültürü, gelişen kütüphanecilik geleneği, sanatsal ilerleme ve en nihayetinde yazının diğer hallerine sıkıştırdığımızda “Rönesans” daha anlamlı bir kavrama dönüşmektedir.
İtalya, sanatsal zevkin, kitap üretiminin ve büyüyen kütüphanelerle birlikte artan koruma faaliyetlerinin yanı sıra bitmek bilmez savaşların, kanlı darbelerin ve iktidar mücadelesi için yaygın olduğu bir yerdi. Joan Kelly-Gadol henüz 1977’de Rönesans’ın diğer yüzünü aktarmaya çalışırken oldukça tartışılacak yeni bir soruyla makalesini kaleme aldı; “Kadınların Rönesans’ı var mıydı?”. Bu oldukça önemli bir soruydu çünkü o döneme dek Rönesans sözcüğü, bireyin yükselişi, özgürlükler ve zihni bir dönüşümün varlığını iddia ederken kadınların bu toplumun neresinde olduğunu pek ala yeterince sorgulanmamıştı. Kelly’nin cevabı bazı okurlar için şaşırtıcı olacaktır; tarihi dönemlendirme biçimlerinin kime ve neye göre yapıldığını sorgulamak gerektiğini öne sürerken, bir diğer taraftan kadınların “Rönesans” devrinde siyasî ve toplum içerisindeki rollerinin Orta Çağ’a göre daha da kısıtlandığını öne sürmekteydi. Esasen bu husus kadınlara özgü bir baskı döneminden ziyade Erken Modern dönemde toplumsal rollerin ve hatta siyasî kurumların çeşitli açılardan daha kontrol edilebilir oluşu karşısında Orta Çağ’daki esnekliğin kaybıyla ilişkiliydi. Yani erken 15. yüzyılla birlikte devletin karakteri, yeni yeni peydah olan sözüm ona “kısıtlı” bürokrasiyle sistematikleşirken; devlet adamlığı ve iktidar aygıtları eskisinden daha profesyonel hale gelerek “erkekleşti”. Kişilerarası bağlar ve meşveret kültürüyle otorite inşası esasen Orta Çağ’daki iktidarların karakteriydi. Bence bu tür bir yönetim, özellikle soylu kadınları Erken Modern dönem bürokrasisine göre daha fazla siyasete dahil ediyordu. Bu, Orta Çağ’ın Rönesans döneminden daha çok kadın dostu olduğu anlamına gelmiyor; fakat kadınların ellerindeki rollerin bir kısmı yönetim aygıtlarındaki yeni dönüşümle birlikte ya kısıtlandı ya da tamamıyla dönüştürüldü desek yanılmış olur muyuz?
İtalyan Rönesansı bir noktada bir aşırılıklar çağıydı; yalnızca iyi yönleriyle değil o zamana dek geç Orta Çağ toplumunun tecrübe ettiği pek çok hususta aşırılıkları temsil ediyordu. Sanatsal ve kültürel üretimlerde olduğu kadar savaşın yöntemleri ve şiddeti de korkunç bir biçimde artmıştı. Catherine Fletcher, Rönesans dünyasının şiddet ve karmaşa halindeki halini tasvir etmek üzerine İtalyan rönesansının alternatif bir tarihini yazma girişimde bulundu. Bugün Beauty and Terror başlığıyla bildiğimiz bu çalışma neredeyse iki asırlık bir kargaşa dönemini tüm yönleriyle yansıtmaktadır. Papalık ve Floransa’da hizipler, Venedik ve Napoli Krallığı gibi siyasî unsurlar güç yarışında birbirlerine üstün gelmeye çalışıyor; Fransız, İspanyol, İtalyan, İsviçreli ve İmparator Maximillian dönemi itibariyle Almanların da dahil olduğu sayısız paralı asker bu yarımadada Orta Çağ’da eşine zor rastlanır şidette savaşlar veriyordu. Büyük sanatçılar ve hümanist yazarlar aynı zamanda ordulara karşı duracak tahkimatları, insanları öldürecek makinaları inşa etmekle görevlendirildiler. Meşhur Rönesans adamı Leonardo da Vinci de aynı zamanda Milano ve Roma gibi pek çok şehirde askeri mühendislik yapmak üzere pek çok proje tasarlamıştı. V. Alfonso’nun ikinci kez kuşattığı Napoli’yi fethedişi, ona dahiyane planı sunan Hümanist Diomede Carafa’nın zihniyle ancak mümkün olmuştu. Antik metinlere düşkün bir hümanist yazar olarak Carafa, ünlü Bizans generali Belisarius’un Gotlara karşı Napoli’yi nasıl ele geçirdiğini aktarmış, benzer bir strateji uygulamaya koyulmuştu.

Floransa Ressamların ve sanatçıların ünlü durağıydı. Aynı zamanda Savonarola gibi isimleri; o dönemde “gösterişin yakılması” adı altında oyun kartlarının, kadınların kozmetik ürünlerinin ve sanat eserlerinin toplanıp yok edildiği toplumsal eylemleri takip edebilecek yurttaşların da bulunabileceği bir şehirdi. Oyun kartları ve kumarın yasaklanması yalnızca toplumsal bir çöküşün önüne geçmeye çalışan bir dizi tutucu düşüncenin ürünü olarak okunmamalıdır çünkü Rönesans dünyası, neo-platonist düşüncenin ve yeni bir dizi okült ilimlerin hayli popülerleştiği bir çağı da beraberinde getirmişti. Rönesans-Reform ve Aydınlanma adı altında koyulan indirgemeci ilerlemeci yaklaşım, Orta Çağ’ı çocuksuluk ve batıl inançlarla tanımlamış olsa da okült ilimlerin Avrupa tarihindeki ilk büyük atılımı Rönesansla ilişkiliydi. Erken Orta Çağ’da “büyücülük” çoğu zaman Şeytan tarafından ayartılmış ve kötü yola sapmış bireylerin uğraşı olarak görülmekle beraber 13. yüzyıla kadar büyüye yönelik yorumlarda herhangi bir sistematik görüş söz konusu değildi. Kral Arthur hikayelerindeki Büyücü Merlin, Şeytan’ın soyundan gelen ve sonrasında hak yolunu seçmiş bir şahıs olarak romansların en önemli protagonist figürlerinden birini oluşturuyordu. Büyünün nihai doğası ve özü ruhbanlar arasında farklılıklarla açıklanmaktaydı. 13. yüzyılda “heretik” hareketler karşısında Katolik Kilisesi’nin sistematik bir mücadele başlatacağı ana dek tılsımlar, aşk büyüleri ve çeşitli iksirler sık karşılaşılan ancak hoş görülmeyen pratikler bütünüydü. Sihir; şifalı otlar ve taşlarla yapılan basit, halk tabakasında yaygın, tabiri caizse “koca karı” büyüleri de olabilir; Şeytanları işin içine dahil eden imgeler, aynalar, yüzükler kullanılarak yapılmış oldukça tehlikeli, profesyonel bir uğraşa da dönüşebilirdi. Rönesans mistisizmi bugün bildiğimiz Kabalistik ve Hermetik anlatıları geç Orta Çağ’daki öncüllerinden daha sıkı takip ederken, Nicolas Flamel ve Felsefe Taşı gibi kendi köken anlatıları 17. yüzyılda yeniden yaratmaktan bile çekinmemişti. Palmer bu meseleyi irdelerken, Orta Çağ doktorlarının idrar rengi üzerinden hastalığı tespit etmeye çalıştıklarından bahsedip; “Rönesans” doktorlarının çok daha sofistike şekilde aynı işlemi yaparken üstüne bir de hastanın yıldız haritasına bakmalarının daha iyi olacağını fark ettiklerini söyler. Bu bir bakıma Rönesans dünyasındaki yükselen mistisizme ve tıp alanında ciddi bir devinim olmamasına getirilmiş bir hicvi yorumdu.

Dolayısıyla elimizde net bir ilerleme ve 1000 yıllık duraklamayı aydınlatan Altın Çağ anlatısının aksine oldukça karmaşık ve çeşitli bir dünya bulunmakta. Sadece zihniyet açısından değil; İtalyan yarımadası ekseninde siyasî yapıların şekli gereğince de aynı husus söz konusuydu. Venedik, Milano, Floransa, Napoli ve Roma neredeyse tamamen birbirlerinden farklı rejimlerle idare edilmekteydi. Hepsinin ortak noktası saraylardaki zenginliğin yanı sıra resim ve estetiğin çeşitli dallarındaki ilgiyle beraber adına hümanist eğitim dediğimiz pratiklerin elit kesimdeki yaygınlığı; bankacılık ve ticaretin giderek profesyonelleştiği bu yüzyıllarda tüccar sınıfını toplumda nihai olarak güçlü bir pozisyona erişmesidir. İnşa edilen sayısız kütüphanelerin yanı sıra gizlenmiş bilgi ve hakikati arayan mistisizm çılgınlığının; Orta Çağ’a ait pek çok pratiğin aşırılıklara uğradığı, cadıların mahkemelerde yargılandığı; aileler arasındaki sayısız darbe, savaş, ölüm ve suikastın kök saldığı bir devirden söz ediyoruz. “Rönesans” hayaletine kısa bir giriş yaptıktan sonra ikinci bölümde Rönesans hümanistlerini; Haçlılık ve Orta Çağ’daki öncülleriyle ilişkisi başlığı üzerinden inceleyeceğiz. Klasiklere düşkün bu beyefendileri modern bir birey veyahut bazen deist olarak okumaya çalışan tartışmalı algıları bir tarafa koyup; kendilerince artan kafir (Osmanlı) tehdidi karşısında Orta Çağ rahiplerinden ne denli farklı düşünüp düşünmediklerini irdeleyeceğiz.
Kapsamlı okuma için:
Ada Palmer, Inventing the Renaissance: The Myth of a Golden Age, (University of Chicago Press, 2025).
Alison Brown, “Review: Hans Baron’s Renaissance”, The Historical Journal, 33/2 (1990), 441-448.
Brian P. Copenhaver, The Book of Magic: From Antiquity to the Enlightenment, (Penguin Books, 2017).
Hans Baron, “Burckhardt’s `Civilization of the Renaissance’ A Century after its Publication” Renaissance News, 13/3 (Autumn, 1960), 207-222.
Jo Tollebeek, “Renaissance’ and ‘fossilization’: Michelet, Burckhardt, and Huizinga” Renaissance Studies, 15/3 (2001), 354-366.
Joan Kelly-Gadol, ‘Did Women Have a Renaissance?’, R. Bridenthal and C. Koonz (ed.,) Becoming Visible: Women in European History, (Houghton Mifflin, 1977), 137–64.
Martin A. Ruehl, The Italian Renaissance in the German Historical Imagination, 1860–1930, (Cambridge University Press, 2015).
____________ “The Mother of Modernity: Jacob Burckhardt and the Idea of the Renaissance in Nineteenth-Century Germany”, E. Podoksik (ed.), Doing Humanities in Nineteenth-Century Germany, (Brill, 2019), 155-189.
Martin Eisner, “In the Labyrinth of the Library: Petrarch’s Cicero, Dante’s Virgil, and the Historiography of the Renaissance”, Renaissance Quarterly, 67/ 3 (2014), 755-790.
Michael D. Bailey, “From Sorcery to Witchcraft: Clerical Conceptions of Magic in the Later Middle Ages”, Speculum, 76/4 (2001), 960-990
Riccardo Fubini, Humanism and Secularization: From Petrarch to Valla, (Duke University Press 2003).
Stephen D. Bowd, Renaissance Mass Murder: Civilians and Soldiers During the Italian Wars, (Oxford University Press, 2018).
Stephen J. Mitchell, “On Renaissance Nonmodernity”, I Tatti Studies in the Italian Renaissance. 20/2 (2017), 261-294.
